Yoga ve Psikoloji

Yoga adı fiziksel bir etkinlik, bedeni esneten bir grup hareketler, bir spor veya bir felsefe olarak sıkça anılsa da aslında psikolojik, mental ve bilişsel öğeleri de içeren bütüncül bir yapı teşkil etmektedir. Yoga, psikoloji biliminden çok önce var olan kadim bilgilerle birlikte; psikoloji gibi ruh, beden ve zihni bir arada ele alan bir sistematik içerir.

Yoga duruşları aracılığıyla gelişen dengeli bir bedensel duruş fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal dengeyi de sağlar. Baş, boyun, sırt ve bel ağrıları, konsantrasyon ve düşünme güçlüğü, sinirlilik, gerginlik ve öfke yatıştırılır. Sempatik sinir sistemi uyarıldığı için beden gevşer ve uyku kalitesi artar. İyilik hali ve yaşama bakış açısı olumlu bir şekilde değişir. Zihin sakinleşir ve farkındalık artar. Bu içe yönelişle, duygular yatışarak heyecan ve endişe azalır. Depresyon ve anksiyete bozukluklarını önleme ve sağaltımda fayda sağlar.

Pranayama olarak adlandırılan solunum teknikleri, nefes alışverişlerini düzene sokar, solunum rahatsızlıklarını giderir ve zihnin dengelenmesini sağlar. Bu teknikler beden-zihin sistemini bir bütün olarak yeniler ve enerjik kılar. Solunum sistemi canlanır ve güçlenir. Sinir sistemi sakinleşir ve yatışır. Pratyahara olarak bilinen teknikler bilinçli gevşeme yeteneğinin gelişmesini sağlar. Bunlar, içe dönme, içsel arayış ve gelişim için olağanüstü tekniklerdir. Bilinçli gevşeme teknikleri, organizmayı sistematik olarak derin bir gevşeme durumuna getirmektedir. Bilinçli derin gevşeme ile organizmanın birikmiş gerginlik atılır, enerji blokajları çözülür ve bol bol enerji depolanır. Bedendeki enerji akımları güçlenmekte, beden enerjik hale ulaşmakta, beynin çalışma kapasitesi artmakta, hafıza berraklaşır ve performans artar. Zihin dalgaları alfada, yani dinlenme dalgasında kalır ve yaşanan anın değeri anlaşılır. Bireyin geçmiş ve gelecekle ilgili düşünceleri atılınca bu zaman birimleriyle ilgili olayların yükü üzerinden kalkar ve gereksiz endişeler yok olur. Birey kendisine odaklanmayı öğrenir.

Böylece zihin sakinleşir, yaşamın temposu yavaşlar ve zorluklarla daha kolay başa çıkılır. Olumsuz düşünceler kontrol altına alınır, düşünce akışı olumlu yöne yönlendirilir ve duygusal tutarsızlık yok olur.

Yoga sayesinde vücutla ilgili olumlu imge, özgüven ve pozitif özsaygı gelişmektedir. Birey kendisine ilişkin daha gerçekçi, olumlu, esnek ve evrensel bir görüş kazanmaktadır. Beden daha çevik, esnek ve güçlü, zihin berrak, duygular dengeli hal aldığı için fiziksel, zihinsel ve duygusal istikrar ve güven oluşmaktadır. Beden-zihin diyalogunun gelişmesi neticesinde birey bedenin ihtiyaçlarına kulak vermeye başlamaktadır.

Yoga psikolojik esneklik, bilişsel kapasite, zihinsel güç, dayanıklılık ve stresle başa çıkma kapasitesini artırmada bilinen en eski yoldur. Etkisi yüzlerce yıllık deneyimle sabittir. Yoga ve psikoloji ilişkisi de daha yakından incelenmeye değer…

Stres ve Başa Çıkma

blank

Stres sizin aklınıza hangi kelimeyi getiriyor?

  • İngilizcede vurgulamak
  • Fizikte dışarıdan güç uygulamak ve
  • Psikolojide gerilim yaratan olaya verilen tepki
  • SAVAŞ X KAÇ TEPKİSİ

Stresiniz kaynağını nereden alıyor?

  • *Belirsizlik
  • *Tehdit
  • *Tehlikeler
  • *Rekabet
  • *Terfi
  • *Engellenme
  • *Çatışma
  • *Zamansızlık
  • *Terfi
  • *Anlık Krizler
  • *Kontrol

Stres anında vücudunuzda neler oluyor, hissedin?

Fiziksel Belirtiler

  • Genel uyarılmışlık artar (terleme, solunum sayısı)
  • Göz bebekleri büyür.
  • Kalp ritmi hızlanır.
  • Yağ ve şeker kana karışır.
  • Mide asiti artar, sindirim yavaşlar.
  • Psikolojik Belirtiler
  • Kararsızlık
  • Uygunsuz öfke
  • Güvensizlik
  • Kontrol kaybı
  • Garanti arayışı
  • İlişkilerde bozulma
  • İşlev kaybı
  • Verimde azalma
  • Stresle başa çıkarken sizin silahınız nedir?
  • Daha isteksiz oluruz.
  • Daha çok/az yer ve uyuruz.
  • Daha az sosyalleşiriz.
  • Kötü alışkanlıklara daha fazla yöneliriz.
  • Daha verimsiz çalışırız.
  • Daha ajite (hassas) oluruz.
  • Hatalar/sakarlıklar/unutkanlıklar artar.
  • Motivasyon/ Konsantrasyon kaybı olur.
  • Toleransta azalma/irritabilite artar.
  • Ve Sonunda
  • Yorgunluk
  • Enerjisizlik
  • Mide bulantısı
  • İş kaybı
  • Başağrısı
  • Mental bozukluklar
  • Psikosomatik bozukluklar
  • Kaçınmalar
  • Kişisel Stres Kaynakları
  • Mükemmeliyetçilik
  • Yetersizlik duygusu
  • Aşırı Kontrolcülük
  • Kişilik yapısı
  • “hayır” diyememe
  • Başarısızlık korkusu
  • Zamanla yarışmak
  • Gerçekdışı beklentiler
  • Bilgi eksikliği
  • Çevresel Stres Kaynakları
  • İş garantisi ve güvenilirliği olmaması
  • Yeni iş, ev, yerleşim yeri
  • Maddi sorunlar
  • Boşanma, evlilik, doğum
  • Emeklilik, menopoz
  • Hastalıklar, kayıplar
  • Politik şiddet, terör, savaş
  • Yorucu, ağır işler, sınavlar
  • Peki Stresi Nasıl Yönetelim?

Stressiz bir hayat mümkün değildir, stres olmadan harekete geçecek enerji olmaz. Önemli olan enerjimizi olumlu şekilde ortaya çıkaracak pozitif stresleri hayatımıza daha fazla dahil etmemizdir. Negatif stresler bizi yorar ve zorlar. Negatif STRES, alarmı bozulmuş bir saat gibidir ve durmadan çalar. En sonunda kapatmak için pilini çıkartmak gerekir. Pozitif STRES, zamanında kurulmuş bir saat gibidir, bedeni uyarır ve aksiyon almayı hızlandırır. Sonucunda kazanç veya keyif sağlayan durumlar; Başarı sağlamak, işe girmek, gelinlik seçmek gibi.

*Hayatınıza daha fazla pozitif stresler alın.

*Ertelemeyin, hemen başlayın; şartların en uygun olduğu anı beklemeyin öyle bir an hiç gelmez.

*Kendinize bitirme tarihleri belirleyin, zamanı siz planlayın.

*Stres günlüğü tutun. Nasıl başa çıktığınızı da not etmeyi unutmayın. Sonradan ay ben bunu niye dert etmişim diyeceksiniz emin olun.

*Yavaşlayın, paniklemeden anda kalarak hareket edin.

*Sorumluluklarınızı paylaşın, her zaman kahraman olmak zorunda değilsiniz.

*Okuyun!

*Koşun veya yürüyün, sessizlik içinde yapın ama kendinizi dinleyerek.

*Öze inebilin, ayrıntılarda boğulmayın.

*Potansiyelinizi iyi analiz edebilin, ne kadar sürede ne yapabileceğinize dair gerçekçi inançlar geliştirin.

*Neye ihtiyacınız olduğunun farkında olunç

*Doğaya, doğala dönün.

*Yoga ve nefesi için hayatınızda yer açın.

*Uyuyun, düzenli yaşayın.

PROJE EVLİLİK

blank

Şimdilerde her terapiye gelen sevgilisi olmamasından ya da yalnız olmaktan şikayet etmek yerine , evlenecek adam yok, bir an önce çocuk yapmam lazım, facebook listemdeki herkes evleniyor ben neden evlenemedim? diyor.

İçerisinde hiç duygu kırıntısı içermeyen bu yakınmaları bende artık çocuk istiyorum, bizim sınıfın en çirkin kızı bile doğurmuş, 32 oldum ne zaman 2 tane çocuk yapabileceğim gibi ibareler takip ediyor.

Facebook sayfasını arkadaşlarının düğün fotolarını görmemek için donduranlar, en gözden çıkarttığı ex aşkının evlenmesine bile hislenmeler, bunun bir performans olduğunu ve zamanında -yani o ana kadar- evlenememiş olmanın bir başarısızlık göstergesi olduğunu düşünmeler…

Evlilik ve çocuk kavramları kadın muhabbetlerinin baş tacı, erkek bunalımlarının temel teması.

Ee yani?

Elbette yetişkinlikte hepimiz biriyle olmak, yaşamak birlikte kök salmak ve bir ömür olabilmek için çabalarız. Bu çaba zorlama değildir, kendiliğindendir. Kısmet demek değildir bu, hazırsındır ve hazır olanla eşlenirsin, ileriye doğru yürümek için.

Üstüne manipülasyonlar, planlar yapmazsın. Seninkini onunkiyle kıyaslamazsın.

Evlilik üstünde çalışılabilir bir proje değildir.

Evlilik dinamik bir yaşantıdır. Bir kez karar verdiniz mi orda olup yaşantılamaktan fazlasını yapmanıza gerek yoktur.

Kimse için değil kendiniz için dahil olmanız ve değerlendirmeniz gerekir.

Şimdi atın tüm projeleri çöpe ve dönün telaşsız ve doğal halinize!

O zaten sizi bulur…

Uzun İlişkilerden Büyük Kırılmalara

blank

Güçlenir, inadına büyür aşk!

Çember genişledikçe ötekilerle çatışmalarda çeşitleniverir, sonra yine biz-bize yeteriz, herkese karşı birlikte elele veririz modu aktif olur.

Ardından ilk yetişkinlik denemeleri, bir an önce büyüme arzusunu içinde koyacak yer bulamama, belki erkenden gelen evlilik, belki birlikte yaşama ya da baskılı gelecek yönelimleri…

Bu arada gelen ikinci kırılma , dışa açıldıkça kendi ilişkimizi ötekilerin ilişkilerine göre ölçme biçme dönemi, olursa bir kopuş…

Olmazsa ilişki kök salmaya devam…

Dönüp dönüp bir anne, bir baba, bir öteki bir beriki olmalar; geçmiş çatışmaları temize çekme aşkına , aşka , aşkınıza ait olmayanları bulaştırma süreci başlar.

Kendini ötekinin aynasından görme, tanıma, tamamlama…

Yarası yarasına denk gelenle olma ve kendinle karşılaşma!

İşte tam da bu süreçte içimizden büyümeyen ilgi, şefkat ve doyum arayan küçük bir çocuk; keyif, kimlik ve değer peşinden giden bir ergen ya da erkenden büyümek zorunda kalmış, yorgun bir yetişkin çıkıverir.

Hikayenin bozulduğunu düşünür karşımızdakinin neden hep bildiğimiz gibi, bize ait olduğu gibi hep olduğu gibi davranan adam olmadığına takılırız. Sen değiştin en çok dökülüverendir.

Değişen yalnızca koşullardır, birbirimize yıllardır baktığımız 30 derecelik açı değişmiştir, şimdi 360 derecelik turun tam zamanıdır. Birbirimizin içindeki tanımadığımız diğerlerini tanımanın tam sırasıdır, alışkanlıkların verdiği güveni bir yana koyup, ritüellerin sağladığı gücü unutup yeniden birbirimizi tanımanın.

Değişim, dönüşümdür.

Uzun ilişkilerde büyük kırılmalar olabilir çünkü içinde çok fazla döngü vardır. Korkmadan 360 turuna birlikte çıkmak için dönüşüme kendinizi açın.

Durumu kişiselleştirmeyin. Bunu bana bunu bize yapmamalıydın demeyin.

O hala aynı, sadece dinamik.

Şimdi birlikte akış zamanı.

Büyüdükçe Artan Şey: KAYGI

blank

Çocukken kendimizi o kadar güçlü hissederiz ki hiç bişey bize dokunamaz, sanki sihirli bir zırh bizi korur. Çok fazla enerjimiz, yeterince zamanımız vardır. Kırkında ölenlere üzülmez, keşfetmekten korkanlara şaşırırız. Deneyim tek derdimizdir. O sıralarda genelde elimizde olanları-oyuncaklar, ailemiz, en sevdiğimiz kıyafetimiz- kaybetme kaygısı ara ara yoklar, geldiği gibi de gider. Köpeklerin ağzına elimizi sokar, kedinin tüylerini cesaretle avuçlarız.

Sonra planladığımız şeyler zamana sığmaz, yetişmez, ne kadar zamanda ne yapabileceğimize dair gerçekçi planlar yapmaya başlarız. Performans kaygısıyla tanışırız.

Sevdiklerimizi bir bir yolcu etmeye başlar, yalnızlıkla, acıyla, yasla ve kısacası ayrılık kaygısıyla tanışırız.

Bindiğimiz uçakta düşme tehlikesi atlatır, otobüs kaza yapar, arabanın freni tutmaz. Kontrol etmeye başlarız, ev dışında güvenli alan aramaya ve kaçınmaya, kaygıdan korkuya dönüşmeye başlayan bu yeni duyguyla tanışırız.

Hiç hasta olmam ben gibi bir duygu içindeyken zırh delinir, hastalık devreye girer. Çocuksu büyü bozulur sanki, şimdi de ölüme yaklaşma hissiyle tanışırız.

Hergün bir yenisi eklenir, türlü türlüsü. Artık yaşamaktan korkmaya başlarız, herşey bir kaygı sebebidir. ‘’Ya olursa ‘’ hissi tüm hayatı kaplar.

Daha az etkinlik planlanır, daha az insanla görüşülür, daha az seyahat edilir, daha az…

Her gün biraz daha içe çekilirsin kaygıyla!

Sen küçüldükçe o da küçülür sanırsın.

Oysa izin versen teslim olsan tıpkı çocukluğundaki gibi seni geçip gidecek.

Büyümek zor değil, büyüdükçe değişenlere uyum sağlamak zaman alıyor sadece. Hep, her an, hala o küçük çocuğun gücünü, enerjisini, çoşkusunu, cesaretini, deliliğini özlüyorsun. O zaman o küçük çocuğu yeniden uyandırdığında ancak kaygılarını dönüştürebilirsin.

Öğrendikçe kaygıların arttı, bildikçe genelledin. Çocukken neden sonuç ilişkisi kuramayan halinle her durumu özgün bir şekilde yaşıyordun. Her an biricikti.

Şimdi neden olmasın?

SİNEMATERAPİ

blank

Sinematerapi her gruptan danışan ve hasta gruplarına uygulanabilen etkin ve terapi sürecine ciddi katkı sağlayan bir yöntemdir. Temel amaçlardan birisi de kişiye içgörü kazandırmaktır. Çünkü sinematerapi için seçilen filmler bu yönde ve bu temele dayalıdır.

Sinematerapi için seçilen filmin salonda bulunan kişilerin durumlarıyla yakından ilgili olmadır ki, bu aşamada katılımcıların analizlerinin iyi yapılmış, öykülerinin tam anlamıyla alınmış olması koşulu kaçınılmaz olmaktadır. Aksi halde kişi neden şuan da diğer insanlarla birlikte olduğunu sorgulamak isteyecektir.

Analizi yapılmış iyi şekilde yapılmış olan kişilerin, filmde hangi kareleri ve hangi karakterleri kendine yakın bulacağıyla ilgili, sinematerapiye katılan uzmanın bir öngörüsü hali hazırda zaten bulunmaktadır. Dolayısıyla film sonunda danışanlarının görüşlerini alan uzmanlar bir nevi teyit aldıklarını görüyor olmaları işin en keyifli kısımlarındandır.

Kişiler kendileriyle ilgili kareler buldukları filmi anlatırlarken, bundan keyif aldıklarını belli ederler ve her sinematerapi seansından sonra kişilerdeki o rahatlamış olma durumunu sezebilmeniz mümkün olabilmektedir.

Burada amaç filmdeki konuyla ilgili uygun grupların ayarlanması ve bu kişilere beyaz perdede filmi izlettirmek temel alınmaktadır. Akabinde grup terapisine benzer bir yöntem ile uzmanların yönlendirmesi ve soru-cevap şeklinde katılımcıların filmle ilgili fikir, görüş, düşünce ve duygularının aktarılması istenir. Filmde kendilerine en yakın hissettikleri karakterlerin yanı sıra, filmin hangi sahnelerinden ne kadar etkilendikleri konusuna kadar birçok soru sorulur ve ön planda katılımcının aktif olduğu bir süreç olacak şekilde düzenlenir.

Sinematerapi seyrederken dolaylı yoldan duygu düzenlemesi yapabilmeyi sağlarken, film sonrası sohbetlerde de grup terapisi gibi fonksiyon gösterir.

Tanışmak için aylık sinematerapi seanslarımıza katılabilirsiniz.

Kıskançlık

blank

Kıskançlık tam olarak nedir?

Kıskançlık, bir başkasında olan maddi ya da manevi bir değerin kişinin kendisinde olmamasından veya kıyaslama yaparak kendisinden/kendisininkinden daha iyi olduğu kanısına varması ya da mevcut olanı daha iyi olana kaptırma korkusu olarak tanımlanabilir. İlkel bir duygudur, ortalama 18 ile 36 aylıkken gelişmeye başlar.

Bir çeşit hastalık sayılabilir mi?

Kıskançlık hem bir sebep hem de bir sonuçtur. Hastalık demek yerine davranış bozukluğu tabiri daha yerinde olur. Esasında başka rahatsızlıkların göstergesidir. Özgüven eksikliği, ruhsal bunalım, depresyon, kaygı bozukluğu gibi problemlerle birlikte seyredebilir. Terapilerde, kıskançlık eğer ki kişide işlev kaybına yol açmışsa, yani uykuda, iştahta ve iş görmede bozulmaya kadar varmışsa, psikiyatrik tedavi ve ilaç tedavisi daha etkilidir. Bununla beraber özgüven eksikliğini ve kişilik bozukluklarını da davranışçı terapiyle ele almak kişinin bu duyguyla başa çıkmasını sağlar.

Genellikle tedavi ne kadar sürüyor ve etkisi ne zaman görülmeye başlıyor?

İlaç tedavisinde sonuca ulaşmak biraz daha hızlı ancak terapiyle desteklendiğinde daha kalıcı bir sonuca ulaşmak ortalama 8 ila 12 seanslık bir süreçte mümkün oluyor. Tabii süre herkeste farklı olabiliyor, belirleyici olan kişinin yaşı, eğitim durumu, varsa başka rahatsızlıklarının etkisi ve de tedaviye kendi arzusuyla gelmesi diyebiliriz.

Tamamen yok edilebilinir mi?

Kıskançlık hepimizde olan bir duyguyla zaman zaman açığa çıkan olumsuz bir tutumdur. Doğrusu yok edilemez, ancak yönetilebilir. İnsan sosyal bir varlık ve elbette kendini kıyaslama farkındalığına ihtiyacı vardır. Kıskançlık terapisinde ilkel duyguyu olgunlaştırmak amaçtır, kişiyi algısal ve davranışsal olarak ilkel bir duygu olan kıskançlıktan, olgun bir duygu olan şükrana taşımak izlenen yoldur.

Kıskançlık üzerine bilinmeyen tüm gerçekler Peki kişi, kendi kendine tedavi edebilir mi?

Özgüven telkin ederek, her insanın biricik olduğunu kendine aşılayarak elbette edebilir. Kıskançlık duygusu ergenlikten itibaren azalan bir eğride seyreden yaşla birlikte kişinin yaşamına etkisini kaybeden bir duygudur. Örneğin, pırlanta dünyanın her yerinde pırlantadır ve değerlidir, her insan da bir pırlantadır. Ya da kendinizi bir istiridyeden çıkan tek bir inci tanesi olarak da görebilirsiniz. Kıskançlığın azı değil de, aşırısı zarar şeklinde bilinir.

Aşırı kıskançlık ve aşırı olmayan kıskançlık neye göre sınırlandırılıyor?

Aşırı kıskançlık davranışın ve duygunun kişinin hayatının her anında herkesle ilişkisinde açığa çıkması haliyken, aşırı olmayan kıskançlık bu duyguyu tetikleyecek bir davranışla karşılaştığı takdirde verdiği doğal kıskançlık tepkisidir.

Hiç kıskanmamak normal mi?

Hiç kıskanmamak insan doğasına aykırı bir davranış modelidir. Ancak kişinin ruhsal anlamda fazlasıyla olgunlaştığı kanısı hakimse, halk arasında ermiş dediğimiz, normal kabul edilir. Aksi durumda kişinin megaloman, umarsız ya da farkındalığının düşük olduğuna yorulur.

Kıskançlığı en çok tetikleyen durumlar neler oluyor?

Kişinin özbakımıyla fazla ilgilenmesi, maddi güç, fiziksel güzellik, kalabalık sosyal ağlara dahil olma, statüsel güç, rekabet algısı yaratan her durum, duygusal manipulasyonlar ve sonunda bir ödül yatan her durum tetikleyebilir.

Ayrıştırırsak, erkek ve kadın genellikle neden kıskanıyor?

Erkekler genellikle maddi ve statüsel gücü kıskanırken, kadınlar fiziksel güzellik ve partnerlerini kıskanıyorlar. Kadınların daha çok kadınları incelediğini ve kıskandığını söyleyebiliriz. İlişkilerde sıklıkla kişilerin geçmişteki ilişkide oldukları kişileri de kıskanma en çok karşılaşılan durumdur. İş ortamındaki dostlukları kıskanma da en yoğun yaşanan durumlardan biridir. Kişinin bizzat kontrol edemediği,yeterince bilgi sahibi olmadığı ve ilk kez karşılaştığı durumlarda kıskançlık duygusu ortaya çıkıverir.

Peki son dönemlerin en popüleri sosyal medya, kıskançlığı tetikliyor mu?

Sosyal medyanın hayatımızda büyük bir yer işgal etmeye başlamasıyla beraber bunun yaratttığı en büyük sorun kıskançlık duygusunu tetiklemesi diyebiliriz. Geçmiş ilişki ağlarını yeniden yapılandıran, herkesin özgürce paylaşım içinde olduğu ve kişinin insiyatifinde olan bir ortam yaratan sosyal medya, ikili ilişkilerde kıskançlığı arttırmaktadır. Her iki cins içinde kişinim gittiği yerlerden, yediğine içtiğine, birlikte olduğu kişilerden, fotograflarına kadar paylaşması bunu yapamayan veya görece daha azıyla yetindiğine inananlarda kıskançlık duygusuna yol açmaktadır. Sanal dünyada hayranlık kazanmak, takipçi sayını arttırmak, görsel olarak beğenilmek, yaptıklarını sunabilmek, tanışma-bağlanma-ilişki olmaksızın flört edebilmek kıskançlığın ana nedenleridir.

Hürriyet İK Zaman Yönetimi !!!

blank

Türkler zaman yönetiminde nasıl? Yabancılardan farklılıkları neler? Hangi konularda benzerler?

Türklerin zaman yönetiminde diğer uluslarla karşılaştırdığımızda maalesef sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Ayrıntılarda boğulma, prosedürlerin fazla olması, hata yapmaktan kaçınmak için fazlasıyla mükemmeliyetçi yaklaşma, günlük taze planlar yapmak yerine otomatik hareket etme, erteleme, yetkinlik paylaşımının az olması,aktif dinlemenin olmaması, dinlenme saatlerini sınırlandıramama gibi zaman yönetimini sekteye uğratan durumlarla ülkemizde sıkça karşılaşılmaktadır. Endüstriyel toplumlarda genellikle kişinin kişisel zaman dilimini; ailesiyle, dostlarıyla ve kişisel zevkleriyle geçen, etkin yönetemediği gözlemlenmektedir. Bu durum ülkemizde de en yoğun şekilde özellikle İstanbul’ da yaşantılanmaktadır. Yabancılardan farklı olarak ülkemizde prosedürlerin zaman kaybına yol açması, hiyerarşik düzenin getirisi, planlamayla fazlasıyla zaman harcayıp asıl işe başlamada gecikmeler, toplantılara fazla zaman harcamak, resmi tatillerin sık sık ve uzun oluşu, toplumcu bir kültür olmanın bir sonucu olarak ziyaretçilere açık kapı bırakmanın sıkça yaşanması zaman yönetiminde zorlantı yaratmaktadır. Birçok kültürde ortak olan günlük planlama yapamamak,etkili iletişimin olmayışı , uzayan telefon görüşmeleri, mail bombardımanına tutulmuş mail kutularını temizlemekle uğraşmak zaman yönetiminde karşılaşılan engellerdir.

En çok nelere vakit harcıyorlar? (İş dışında)

İş dışında spor, kişisel bakım, internette sörf yapmak, aile ve arkadaşlarla vakit geçirmek, seyahat etmek, tv seyretmek, dergi-gazete-kitap okumak, sinema , tiyatro, yeni hobiler edinmek,konser ve etkinliklere katılmak, kişisel gelişim için danışmanlık almak – terapi,alternatif terapiler, yoga-meditasyon…- , telefonda ve internette muhabbet etmek, şans oyunlarına kafa yormak, hiç bişey yapmadan durmak, hayal kurmak en çok vakit harcadığımız etkinliklerdir diyebiliriz.

İşe başlamaları ne kadar zaman alıyor? (sabah çay kahve, kahvaltı vs)

Sabah işe aktif olarak başlama süresi işe geliş saatinden ortalama minimum 30-45 dakika maksimum 1-1,5 saat sonra olmaktadır. Elbette bu durum işin konseptine, iş yoğunluğuna ve kişinin yetkinliğine bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Genellikle kahvaltı, çay ve kahveyle beraber çalışanların öncelikle maillerini ve günün haberlerini okuduğu, takiben günü planlamaya çalıştığı ve sonra işe başladığını söyleyebiliriz.

Gün içinde iş dışında nelerle uğraşıyorlar?

Gün içinde daha çok sosyal medyanın hayatımızdaki yerinin artmasıyla beraber çalışanların sıklıkla buralardaki hesaplarını kontrol ettiğini, kişisel maillerini okuduğunu, bu aralar yine çok popüler olan fırsat sitelerinde alışveriş keyfi yaptığını, işiyle alakalı konularda artı değer katabilecek eğitim, kongre, konferans araştırmalarıyla uğraştığını söylemek mümkündür. Dedikodu, akşam için plan yapma, tatil planlama, hobi paylaşımı da iş dışı günlük rutinlerde yar almaktadır.

Kişisel şeylere (telefon, mail) günde ne kadar zaman harcanıyor?

Kişisel telefonlar ve maillere harcanan ortalama zaman günden güne değişmekle birlikte günlük ortalama 30-50 dakikadır. Ancak çalışma saatlerinin totalde fazla olduğu bir ülke olduğumuz için bu süre uzayabilmektedir. Telefon ve maillerin içerikleri de genellikle iletişim, etkileşim ya da bilgi paylaşımından daha fazlasını kapsadığı için hatırı sayılır düzeyde zaman kaybına yol açmaktadır.

Çalışma saatlerimiz belli ama aslında günde kaç saat çalışıyoruz?

Sabah işe başlayana kadar geçen süredeki kaybı çıkartırsak sabahtan öğlene kadar 2-3 saat , öğle yemeğinden akşama kadar geçen süredeki kaybı da çıkartırsak öğleden sonrada 3-4 saat aktif çalıştığımızı söyleyebiliriz. Toplamda 5-7 saat aralığında bir çalışma süremiz var. Yine fazla mesailer ve kaybı telafi etmek için harcanan ekstra efor hariç diyebiliriz.

Zamanı verimli kullanmak için neler yapmalıyız?

Zamanı verimli kullanmak için zamanı yönetmemizi engelleyen blokajları, tuzakları bir an önce ortadan kaldırmalıyız. Bilinçli hareket etmenin yolu önce planlamak, sonra aksiyon almaktan geçer. Hedef aksiyonlarımız…

  • Zamanınızı etkin kullanın, planlarken çok acil yapmanız gerekenleri öncelikle
  • tamamlayın. Bunun için yapılacaklar listesi hazırlayın, önceliklerinizi ve eksiklerinizi
  • planlayın.
  • Günlük yapılacaklar listeniz mutlaka olsun.
  • Uzun ve kısa vadeli hedeflerinizi belirleyin.
  • Aceleci davranmayın, sakin ve sabırlı olup adım adım ilerleyin.
  • Gereksiz kırtasiyecilik yapmayın, masanız ve özel eşyalarınız hep bir düzen içinde
  • olsun.
  • İşlerinizi paylaşın, gerektiğinde sorumluluk verin.
  • Kendinize bitirme (deadline) tarihleri belirleyin.
  • Ertelemeyin, hemen başlayın, yarım bırakmadan , başka işe geçmeksizin tamamlayın.
  • Kendinizi tanıyın, sınırlarınızı fark edin; hangi durumlarda zamanı nasıl yönettiğinizi
  • gözlemleyin.
  • Günün hangi saatlerinde daha yüksek hangi saatlerinde daha düşük enerjiye sahip
  • olduğunuzu belirleyin, ona göre planlama yapın.
  • Öncelikle sıkıcı olan kaçtığınız işlerinizi halledin.
  • Davetsiz misafirlere ve telefon konuşmalarına fazla zaman ayırmayın.
  • Hayır diyebilmenin hafifliğini yaşayın.
  • Kararsız kaldığınız noktalarda alternatifleri eleyin.
  • Kendinizi gereğinden fazla işe adamayın, dinlenmeye, sosyal aktivitelere, spora ve
  • küçük kişisel ödüllere zaman dilimi yaratın.

Zaman yönetimi nedir?

Zaman Yönetimi, ortalama bir insan ömründe iki yüz bin saatlik bir zaman dilimini planlama, şekillendirme, en keyifli,en doyum verici şekilde yaşama için gereken yetkinliktir. Kıt bir kaynak olan zamanı en etkin biçimde değerlendirme için izlenecek yoldur ve geliştirilebilen bir beceridir.

Zamanı iyi kullanma konusunda olmazsa olmazlar neler?

Günlük yapılacaklar listesinin her gün planlanması & Kariyer hedefleri , yaşamsal ve kişisel hedeflerin netleştirilmesi

  • İnsanlara gerektiğinde hayır diyebilmek
  • Öncelik belirleyebilmek
  • Net ve kararlı olmak
  • İhtiyaçlarımızla ilgili farkındalık geliştirmek
  • Öze inebilmek ve ayrıntılarda boğulmamak
  • Kullandığımız alanların genel bir düzene sahip olmasını sağlamak
  • Ertelemekten vazgeçmek
  • Saat, takvim ve anımsatıcı gibi zaman bildirgeçlerini kullanmak
  • Aktif dinlemek ve katılım göstermek
  • Talep edebilmek ve yetkilendirmek,gerektiğinde sorumluluk paylaşımı
  • Potansiyelimizi iyi analiz edebilmek, ne kadar sürede ne yapabileceğimize dair gerçekçi
  • inançlar geliştirmek
  • Anda olmak , bugünü yaşamak

Bu konuda yapılmış çalışmalar istatistikler var mı? Neye ne kadar zaman harcıyoruz gibi…

24 saatin ortalama 6-8 saatlik dilimini uyku için,1 saatlik dilimini kişisel bakımımız için , 2 saatlik dilimini yemek için , aile,arkadaşlar ve serbest zaman için 3-4 saatlik dilimini ve de 8-9 saatlik dilimini iş-işe ulaşım için harcamaktayız.

İş yerinde zaman kaybına neden olan şeyler nedir?

Planların net olmayışı, erteleme, sorumluluk paylaşmama, yetkinlik vermeme, çatışmayla vakit kaybetme, iş planının belirsiz oluşu, davetsiz ziyaretçiler, uzun telefon konuşmaları, sonuca varmayan ve uzayan toplantılar, yöneticinin kendini yönetmeyi bilmemesi, teknik ve tedariksel problemler, sosyal medyada harcanan zamanın kontrol edilmeyişi, uzayan yemek ve kahve saatleri, sigara molaları, kişisel problemlerin işe aksettirilmesi, mobbing, dağınıklık, konsantrasyon güçlüğü çekmek, yeterince dinlenmeye vakit ayıramamak zaman kaybına neden olmaktadır.

Aynı anda takip edilmesi gereken çok iş varsa ne yapmalıyız?

Birden fazla işle uğraşmak durumunda kaldığımızda çok önemli işler, önemli işler ve görece daha az önemli işler diye üç gruba ayıraraktan günlük yapılacak işler listesini planlayabiliriz. Çok önemli işlerle başlayıp daha sonra diğer iki grubu sırasıyla yapmak hem zamanı etkin kullanmanızı sağlar hem de konsantrasyonu ve iş verimliliğini arttırır.

İş yerinde güne nasıl başlamalıyız, nasıl bir plan program yapmalıyız?

Günlük yapılacaklar listesini acilden başlayarak planladıktan sonra hergün zaman yönetimine yeni alışkanlıklar katarak başlamak gerekir. Zihin hergünü aynı şekilde planlarsak yeni bir uyaran alamadığı için bu durumu otomatik davranışa dönüştürür , bu da yaratıcı düşünmeyi engeller. Zamanı etkin yönetebilmek için hızımızı, belleğimizi, dikkatimizi, esnekliğimizi ve problem çözme becerilerimizi geliştirmemiz önemlidir. Bunun en iyi yolu her günü bir önceki günün rutininden farklı kılacak bir etkinlik eklemektir. Örneğin birgün işe farklı bir yoldan gitmek, birgün farklı bir salata yemek, birgün hiç tıklamadığınız bir web sitesine girmek, hiç gitmediğiniz bir kafeye gitmek gibi… İşe koyulduktan sonra her saat başı ortalama 5-10 dakikalık molalar vermek hem beden hem de zihin için en ideal olanıdır. Günün bitiminde keyifli bir ödül eklemekte günün sonunu iple çekmenizi ve zevkle çalışmanızı sağlayacaktır.

  • Zihnini, duygularınızı, düşüncelerinizi bir lastik gibi düşünün esnetin, hayal edin.
  • Her gün kendinizi en az bir şey için ödüllendirin.
  • Sizi gülümseten insanlarla gün içerisinde en az bir kez temasınız olsun.
  • Doğayla bütünleşin, yağmurda ıslanın, karda yürüyün, güneşten enerji alın.
  • Kendinize söylediğiniz her şey gerçeğiniz olur, kendinize yaşamak istediklerinizi
  • söyleyin.
  • Geçmişi değiştiremeyiz yarını şekillendirebiliriz; ancak bugünü kontrol edebiliriz,
  • anda kalın her nerdeyseniz orda olun.Zaman akıp gider, o akarken siz zamanı yönetin!
  • Bunun için her şeyin mükemmel olduğu bir an beklemeyin, şimdiyi yöneterek
  • başlayabilirsiniz. Şimdi zamanım yok diyebilirsiniz ama önce kendinizi sonra zamanı
  • anımsayın.

Bu Bahar Depresyonsuz Olsun!!

blank

Uzun soğuk kış gecelerinde, sıcacık yatağımıza usulca sokulup uyumaya meyilli olduk, güneşi bulutların arasından bir cee yaptığı anlarda görüp azıcıkta olsa serotonin salgıladık, eğlenceli etkinlikler yerine ev kuşu olduk. İçimize döndük, en çok kendimizi gördük, ama kış uykusu- uyuşukluğu bitti. Biten her şeyi terk ederken yaşadığımız o yas süreci bahara geçerken de bizi uyum sağlama da zorlantıyla karşılayabilir. Bu uyum sürecine bir direnç olarak mevsimsel depresyon gelişebilir ve sıklıkla da bahar aylarında ‘’bahar depresyonu’’ olarak seyreder.

Kışın yetersiz güneş ışığına maruz kalmak, beyinde bazı kimyasal maddelerin, özellikle de mutluluk hormonu serotoninin dağılımını bozar, hormonların düzeylerini değiştirir, libidoyu düşürür. Uyku-uyanıklık düzeylerinde ve vücut ısısında düzensizlikler yapar. Baharla birlikte beden de zihin de doğaya uyum sağlama çabası içine girer. Kimi zaman bu çaba beden de tipik depresyon belirtileri olan süregelen yorgunluk, uykuya dalmada güçlük, yorgun uyanma-uyanamama, enerjisizlik, iştahta bozulma, günlük rutini yerine getirememe, libido da düşme ve çeşitli psikosomatik hastalıklara yol açar. Ruhsal olarak çökkünlük, umutsuzluk, sinirlilik,kolayca ağlama, kaygı ve korkular, isteksizlik ve konsantrasyon kaybı gibi sonuçlar ortaya çıkar.

İlkbahar çoşkulu bir uyanışı simgeler aslında, etraf yeşillenir, çiçek kokuları havaya karışır, güneş yüzünü açar, hayata katılmak için arzu ve istek uyanır. Ancak kıştan kalan tükenmişlik sendromu varsa ve bu çoşkuya katılma arzusuna rağmen zaman, ekonomik sıkıntılar ve kişisel problemler engel teşkil ediyorsa depresyon belirtileri yine baş gösterir.

Bahar, temizliği, arınmayı, yeniden yapılandırmayı temsil eder; yeni heyecanlar, yeni girişimler, yeni aşkları… Enerji de birdenbire artma, yerinde duramama, konsantrasyon güçlüğü gibi uyumu güçleştiren belirtilerde ortaya çıkabilmekte, bunlar engellendiğinde sonuç yine bahar depresyonu olmaktadır.

Bahar depresyonu eskiden bu isimle anılmıştır, daha sonra yapılan çalışmalarda bu durumun sadece bahar mevsimine özel olmadığı bazı insanlarda depresyonun mevsimsel olduğu anlaşılmış ve psikiyatri literatürüne mevsimsel depresyon adı altında girmiştir. Bahar aylarında depresyon, panik atak, yaygın kaygı-anksiyete- bozukluğu gibi rahatsızlıklarda artışlar, hem var olan belirtilerde artışlar, hem de nüksetmeler görülebilir. Bu gibi durumlar bahar yorgunluğu ile karıştırılmamalıdır. Kısa süreli psikoterapiler ve ilaç tedavisi mevsimsel depresyon konusunda etkili olmaktadır.

En az iki hafta boyunca aşağıdaki yakınmalardan beşinin olması depresyonu işaret etmektedir:

● Kendini sürekli üzgün ve boş hissetme
● Umutsuzluk, çökkünlük, suçluluk ya da değersizlik duyguları.
● Halsizlik,enerji kaybı ya da günlük işlere karşı ilgide azalma, performansta düşüş

● Cinsel istekte azalma.
● İştah ve uyku düzeninde bozulma

●Aşırı hareketlilik veya uyuşukluk

● Sinirlilik,kolayca ağlama, kaygı ve korkular

● Konsantrasyonda azalma, unutkanlık ve karar vermekte güçlük

● İntihar düşünceleri, intihar planı ya da girişimi

● Uzun süreli, tedaviye yanıt vermeyen bedensel şikayetler ve ağrılar

Kendimizi bahara hazırlarken yeni etkinlikler planlamak, farklı gruplara girmek ve sosyal ağlarımızı genişletmek, uyku düzenimizi yeniden yapılandırıp daha erken güne başlamak mümkün olduğunca gün ışığından istifade etmek, açık havada yürümek ve doğayla bütünleşmek, iştahımızı dengelemek için yeme alışkanlıklarımızı düzenlemek, baharın çoşkusunu enerjimize katmak ve kıştan kalan yılgınlıkları, tükenmişlikleri geride bırakmak, arınmak ve tazelenmek için yeni bir fırsat yaratmak baharı depresyonsuz geçirmemizi sağlayacaktır.

ANNE OLDUKTAN SONRA EŞ OLMAYI UNUTMAMAK!

blank

Anne olduktan hemen sonra, zorlu geçen 9 ayın ardından uykusuz geceler, değişen hormonların etkisine ayak uydurma çabası, yepyeni bir deneyimi keşfetmenin keyfiyle beraber bir süredir kendini ihmal edilmiş ‘’taze baba’’ ‘nın sessiz yakarışlarıyla da başa çıkmak gerek… Erkekler baba olmayı başarana kadar geçen sürede annenin bir yandan da babayı pışpışlaması , hazırlaması süreci var. Kadın hormonlar sayesinde kolayca uyum sağlayabilirken erkekler genellikle daha fazla uyum sorunu yaşamakta. Anne olduktan hemen sonra yeniden sevgili olabilmek, yeniden ateşli bir çift olabilmek herkes için pek kolay olmuyor.

Farklı ülkelerde yapılan çalışmalar gösteriyor ki , hamilelik süreci kadının kendini esasında fazlasıyla çekici de hissedebildiği bir dönemken, ülkemizde hamilelik süreci ve sonrasında kadınların böyle hissetmelerine rağmen eşlerinden yeterince ilgi göremediklerini ve hamilelik sonrası depresyonunun altında yatan önemli etkenlerden birinin bu olduğu bulgusunu gözler önüne sermektedir. Bu durum erkeklerin kalıpyargılarla hareket etmelerinden temellenmektedir. Anne, kutsallık, bebeği koruma içgüdüsü bu kalıpyargıların bazılarıdır. Kadınların da anne olduktan sonra eşlerine ilgi göstermeyi atladıkları koşullarda elbette söz konusudur. Çocuk odaklı yaşayan, doğum sonrasında tüm hayatı bebeği olan anne modelinde de yatakları ayırma, tüm zamanını bebekle geçirme, sosyal faaliyetlerden tümüyle uzaklaşma, kişisel bakımı artık önemsememe sık karşılaşılan durumlardır. Bu durumdaki annelerin eş olmayı unuttukları için, genellikle aldatılma problemiyle karşı karşıya kalarak terapiye başvurduklarını söyleyebiliriz. Eşler arasındaki ilişkide dinamikler günlük değişmektedir ve 24 saatlik süreçte taze ilgi, sevgi, paylaşım şarttır. Evliliklerde önce eş sonra anne ve baba olduğumuzu unutmamak gerekir, ilişkinin temeli çift olabilmektir.

Mutlu bir bebek yetiştirmek her şeyden önemlidir, bebeğin mutluluğunun temeli çiftin mutlu bir ilişkiye sahip olabilmesidir. Eş olarak varolabilmek için, birbirinizi 24 saat boyunca var edin, ihmal etmeyin. Sevgiyle büyüyen bir bebekten daha sağlıklısı yoktur.